30 Ağustos 2010 Pazartesi

KENDİME ÖĞÜT



Uslanma hiç hep deli kal
Büyüme sakın çocuk kal
Es deli deli böyle kal
Son harmanında sevdanın
Tüken toz toz savrula kal
Suçüstü bulmalı ölüm
Ölürken de sevdalı kal ...


Aziz NESİN

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Bir hayat bir hayatın neresinde durur?

Yabancı bahçelerde büyümeye bırakılmış bir fidanın hikâyesini söylemeye kalkmışken, nasıl da unutuyoruz bizi bir bahçeye bırakanın ansızın geri çağırabileceğini. Bu mezbelede ne kadar da gafilim. Üstelik bize sonsuzluğu en kuvvetle hissettiren duygunun kendisi de gelip geçici. Ne acı! Yekpareliği en fazla hissettirenin kendisi bin pâre.

Aşktan söz ediyorum. Kendisini doğru okumayı bilenler için bir kaza belâ içermese de yanlış okuma sahipleri için bu akıl çeldirici, gönül kırıcı şeyden. Ama doğru okuması da yok ki.

Sakin, durgun ve masum bir gölün sathına bir taş düşercesine, düştüğünü biliyorum artık ilk taşın. Denge kırılması. Ne oluyor da hiçbir şey ilk anın aydınlığında kalmıyor? Ne olur hata bir kez de beni haklı çıkartmasın.

Hem de kendi ağzımla söylüyorum bütün bunları. Taşı karanlığa ben atıyor, ben geçip gidiyorum üzerinden kendi adımlarımla kırık taşların. Kimsenin benim yerime taş attığını ve konuştuğunu iddia edecek halde değilim. Gör ne haldeyim.

Tanrım, nasıl bir çölüm şimdi ben ki her yağmur damlasını, daha bağrıma düşmeden, kurutuyorum.

Elimin üzerindeki damarlarda ömrüm düğümleniyor. Şunun şurasında kaderler de iki parmak arasında. Tanrım, bu sayrılığı ben saldım, onu hiç hak etmeyenlerin başına. Konuşmaya cesaret verince, gece. Söz, hiç dokunmaması gereken yere nasıl da dokununca, gündüz değil. Bu bir aldatmaca.

Benim bu işin üstesinden gelmeyi başarmam gerek. Feda edilmesi gerekeni feda etmekten söz ediyorum. Üstelik bunu, gönül huzuru, ağız tadı, can sağlığıyla feda ettiğimde feda etmek de olmuyor adı. Benim bu işin üstesinden, can acısıyla, gönül kırıklığıyla, ağız acılığıyla gelmem gerek.

Varlığını inkar ederek baş edemem tehlikeyle. Var olduğunu bile bile, göz göre göre görülmeli bu hesaplaşma.

Ey rüzgâr! Hatırlıyor musun, bir keresinde yemenimin rengini merak ettindi. Senin estiğin yerdir diyerek düştümdü bu okyanus kıyısına. Oysa sen eserken ben dindimdi. Bu yüzden en kalınası zamanında dönüp vazgeçiyorum kumsalın ışığından. Çünkü çok usandım kendi aşkımda değil başkalarının aşkında sınanmaktan.
Şimdi sen acıyı öğrendin. Yepyeni gözlerle bak şimdi bana. Çünkü ben hiçbir acıyı yenileyemesem de ve ağzımdan alışıldık kristallerden başka hiçbir sözcük dökülmese de kalbimin şu kırığı yok mu, işte o.

Çok büyük bir şeyin ardından düşülen tehlikeli sessizlikteyim ben şimdi. Tehlike o ki, tehlikenin ta kendisinin farkında bile değilim. Hem kaybeden bir şey olduğumdan böyledir bu, hem kayıp bir şey olduğumdan.

Susmuş bir yanardağ. Dinmiş bir rüzgâr. Sönmüş bir yıldız. Bir ırmak, yatağından sessizce nasıl kayabilir?

Bir hayat kendisinin neresinde durur? Sorulması abes bir soru bu hâlâ. Bir ateş topu gelip de çarpınca, tek bir soru kalıyor geriye: Bir hayat bir hayatın neresinde durur?

Nazan BEKİROĞLU

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Gelirsem Biter Aşk

Düş'tüm, dedim elinin tersinde.
Hayır dedi, kesince.
Düş olsan, fark etmezdim seni !

Sevgim sana güç veriyor mu, diye sordum.
Başını çevirdi, yüzünde kalmamış takatle.
Hayır dedi, inatla !
Öyle olsa, yıkılmazdım her 'Seni Seviyorum' deyişinde !

Özledin mi beni, dedim.
Sustu !
Nefesini en derinden aldı ve,
Özlenmez mi, dedi !

Git dedim !
Git !
Sen kalınca genişliyor bu dünya ve kayboluyorum uçsuz bucaksızlığında !
Hayır, dedi, sertçe!
Gidersem, kahraman olurum!
Kalırsam, senin!

Küserim, dedim, kırılgan çocukluğum sitemimde.
Hayır, dedi gülerek..
Küsmek, susmayı göze almaktır.
Ama sen korkarsın kendi sessizliğinden ve susamazsın!

Gel, dedim, o zaman!
sesim fısıltı gürültüsünde.
Gel..
Durdu!
Hayır, dedi,
Gelirsem Biter Aşk!


Kahraman Tazeoğlu

MARTI YÜZÜ

Deniz kıyısında birmartıyla konuşurken görüyormuş dostlarım beni sürekli
Bir kaptanım çünkü, kağıt gemilerden emekli...
Gülemedim ki hiç hasta yatağının baş ucunda
Haberi bu yüzden yoktur annemin sol yanağımdaki gamzeden
Komidinin üstündeki ilaçların sayıları arttıkça

Kutularından yaptığım gökdelenin uzamasına sevinirdim
Ve bilmezdim annemin yaşantısındaki renkliliğin
Yalnızca raflara dizili kavanozların içindeki reçeller olduğunu
Bilerek mi yanına almadın giderken başının yastıkta bıraktığı çukuru
Güveniyordum oysa ben sevgimize vapur iskelesi ya da tren istasyonundaki saatin doğruluğu kadar
Beni senin gibi bir de annem terketmişti, ki göbeğimde durur onun yokluğundan bana kalan çukur
Sıralanmış saksılar vardı limana bakan penceremizin önünde ve çiçekler arkasında ekmek kırıntıları serpen martı yüzlü bir anne
Terasta toplanan kadınlar limandaki beyaz geminin ışıkları yanınca, dedikodusunu yapmayı unuturlardı
Tam o saatte sokaktan geçen yazlık sinemadaki biletçi kızın
Annesinin dizlerinin dibinden hiç ayrılmayan uslu bir çocuk gibidir limandaki deniz
Ama sokağa çıkıp dalga olmak geçer yüreğinden...
Hiçbir bardakta dudak payı bırakmadınız bana
Bir kaşık sesini bile çok gördünüz şekersiz içerek çaylarınızı
İki çocuk rahatlıkla oturduğumuz kapının eşiğine
Kendi başıma zor sığıyorum bugün, büyüdükçe insan yalnızmı kalıyor ne?
Kabuğunu koparmadan ne bir elmayı soyabildim, ne de iyileştirebildim bir yaramı
Ama karşıma çıkınca kızmadım hiç elma kurduna
Bendim çünkü bıçağı saplayan onun yurduna
Büyüklerle ben yapamıyorum, çocuklar da almıyor beni oyunlarına
Devlet dairesinde yangından kurtarılmayacak sıkışmış bir çekmece gibiyim açılamıyorum sana
Kardeşiyle sokaklarda hep bir örnek giydirilen sen nasıl sevmezsin eşitliği?
Yürürken düşen çoraplarını aynı hizaya getirmek için annen değilmiydi önünde diz çöken!
Yol kenarlarındaki yağmur mazgallarını kumbara sanıp harçlığımı atardım
Bu yüzden en çok denizden alacaklıyım, denizden alacaklıyım...

Sunay Akın

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Rüzgar

Arzularım muayyen bir haddi aşınca
Ve sözler kulaklarıma sağırlaşınca
Bir ihtiras duyup vahşi maceralara
Çıkıyorum bulutları aşan dağlara.
Tanrıların başı gibi başları diktir,
Bu dağları saran sonsuz bir genişliktir,
Ben de katıp vücudumu bu genişliğe,
Bakıyorum aşağılarda kalan hiçliğe.

Bu dağların bir rakibi varsa rüzgârdır.
Rüzgâr burda tek başına bir hükümdardır.
Burda insan duman gibi genişler, büyür,
Bu dağlarda ıstıraplar, sevinçler büyür.
Buralarda her düşünce sona yakındır,
Burda her şey bizden uzak, 'o'na yakındır.
Burda yoktur insanların düşündükleri,
Rüzgâr siler kafalardan küçüklükleri.
Yanağıma çarpar kanatlarını,
Ve anlatır mâbutların hayatlarını.
Arasıra kulağını bana verdi mi,
Ben de ona anlatırım kendi derdimi.

«Ey dağların dertlerini dinleyen rüzgâr!
Benim arık yalnız sana itimadım var.
Gelmiş gibi uzaktaki bir seyyareden
Yabancıyım bu gürültü dünyasına ben.
Etrafımın sözlerine asla aklım ermedi,
Etrafımda bana asla kulak vermedi.
Senelerden beri hâlâ anlaşamadık,
Bende kestim anlaşmaktan ümidi artık.
Gözlerimde hakikati sezen bir nurla
Etrafımı süzüyorum biraz gururla.

Bir dürbünün ters tarafı gibi bu dünya
En büyük şey, en asîl şey küçülür burda.
Burda yalan para eden biricik iştir,
Burda her şey bir yapmacık bir gösteriştir.
Kimi coşar din uğruna geberir, yalan!
Kimi gider vatan için can verir, yalan!
Bir filozof yetmiş eser yazar, yalandır;
Bir kahraman istibdadı ezer, yalandır.
Şairlerin büyük aşkı fânî bir kızdır,
Bu dünyada herkes sinsi herkes cılızdır.
Ne hakikî aşktan burda bir çakan vardır,
Ne de onu görse dönüp bir bakan vardır,
Her büyüklük bir cüzzam gibi dökülür burda,
En muazzam ölüm bile küçülür burda.

Benim kafam acayip bir dimağ taşıyor,
Her dakika insanlardan uzaklaşıyor.
Zaman zaman mağlûp olsam bile etime,
İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.
Büyük, temiz bir arkadaş arıyor ruhum,
İşte rüzgâr, şimdi sana sığınıyorum!
Asaletin yeri yoktur gerçi hayatta,
En asîl şey seni buldum bu kâinatta,
Güneş gibi ne bin türlü ışığın vardır,
Ne süse, gösterişe bir baktığın vardır.
Deniz gibi muamma yok derinliğinde,
Bir ferahlık, bir saflık var serinliğinde.
Bir dev gibi küçük mızmız sesleri yersin,
Allah gibi görünmeden hüküm sürersin.

Düşmanıyım ben de cılız güzelliklerin,
Rüzgâr! Bu dağ başlarında çırpınan serin
Kanatların gökyüzünde akan bir seldir,
Bana kudret ve cesaret veren bir eldir.
Beşerlikten uzaktayım senin ülkende,
Senin gibi azamete âşıkım ben de.
İşte rüzgâr! Senin gibi ben de deliyim.

Islıklarım senin gibi inlemelidir,
Herkes beni ürpererek dinlemelidir.
Rüzgâr! Sana, yalnız sana benzemeliyim

Sabahattin Ali